Derin Karanlık

Gözlerindeki derin karanlığı gördüğümde bir tuhaf olmuştum. Derindi karanlık; apaçık görüyordum. Dudaklarından def ediyordu bu karanlığı; Allah’tan gelene boynumuz eğik dercesine. Cildi bembeyazdı; kemikleri irileşmişti ya da erimiş etinden kemikleri irileşmiş görünüyordu.

Ona: “Ölümden kaçış yok, biliyorsun!”, dedim, yekten. Gülümsedi. “Eğer vaktin gelmemişse, doktorun ne dediğinin önemi yok!” Başını salladı. Allah’a itimadını yineledi.

Sohbetin yönü değişti, gitti; biraz sonra. Uzaktan akrabamızdı; iyi bir insandı. Kendimi onun yerine koymaya çalıştım. Kaçınılmaz olanı hepimiz biliyorduk; ama kaçınılmaz olanı adım adım, her gün düşünerek idrak etmek, herhalde sınanmanın en büyük anlarını bizzat, bilfiil yaşıyor olmak demekti. Ve hakikaten zordu; çok zordu.

Saçların Neden Bu Kadar Gür, Ey Şık-İhtiyar Öğretmen?

“Bu yazı, bu güzel ülkenin sahipsiz güzel, şirin ve zeki çocuklarına atfen yazılmıştır.”

On sekizlik delikanlınınki gibi dalgalı, gür ve siyah beyaz saçlarını itina ile taramıştı; pahalı ceketinin içinden görünen, kaliteli çizgilerini muhafaza etmekten ziyade illaki göze batırmak için didinip duran gömleğine ve pahalı gömleğinin düzgün yakalarını bir araya getiren kaliteli kravatına bakıyordum ben, o konuşurken. Yaşı bana öğretmenlik yapacak kadar vardı; bense on yedi yıllık bir öğretmendim ve onun şu anda yaptığı konuşmayı yapmak aklımın ucundan bile geçmezdi.

Dilimi ve gözlerimi kontrol edemeyeceğim endişesiyle başımı öğretmenler odasının onun olmadığı diğer kısımlarında gezdirmeye başladım. Oda sıcaktı. İki tane bilgisayar vardı duvarın kıyısında. Tombul tombul babaanneler öğretmenler odasına girip çıkıyorlardı, onlara ve şık dedelere öğretmenim diye sesleniyordu bir kaç güzel-şirin çocuk.

İçimizde Çöreklenen Faşizm Yılanı

“İnsan, beyninin tamamını kullanmıyormuş, baba!”, demişti bizim evin tomurcuklarından biri. “O zaman kullanılmayan kısımları çıkaralım, oğlum!”, diyerek gülümsemiştim. “O zaman yaşayamayız ki, baba!” diye şaşkınlıkla yüzüme bakmıştı. “Demek ki, hepsini kullanıyormuşuz. Sadece hangi kısmın ne için kullanıldığını henüz bilmiyoruz, babacığım!”, dediğimde de rahatlamıştı. Ön yargıların başkahramanı biz büyükleriz, en çok öğretmenlerimiz. Bazen öyle büyük lokmalar yutuyoruz ve çocuklarımıza yutturuyoruz ki; büyük lokmaların çocuğun boğazında kaldığını yıllar sonra fark ediyoruz. Ama iş işten geçmiş oluyor.

Çocuklarımız beyinlerinin bilmem kaçta kaçını kullanan dâhileri öğreniyorlar. Ardından bir dâhi olamayacaklarını düşünüp, ilk ve en kolay yola sapıyorlar; boğazlarında kalan en büyük lokma ile kaçıyorlar. Böylelikle o muhteşem eleştirel bakışlarını hayatın karmaşık olmayan ayrıntılarına yöneltmeye alışamıyorlar. İsyancı karaktere sahip olanlar, dâhilerin kendileri gibi çocukken dâhi olacaklarını bilmediklerini düşünüyorlar arada bir. Bu buluşları da onları kışkırtıyor.

Darbecilerin Kılık-Kıyafet Yönetmeliği Ne Zaman Tartışılacak?

Uzay yürüyüşüne çıkmış olan astronotların o sonsuzmuş gibi görünen boşlukta neler hissettiğini bilmek isterdim. Çevrenin, insanların etkilerinden çok uzakta olmak, insanı daha mı özgür yapar? Özgürlük, baskılardan uzakta olmak mı demektir? Dünya’ya dönünce büyük bir rahatlamayla oh çekerler miydi? Bu soruları düşünürler mi, bilemiyorum, ama düşünmeleri ve cevaplarını gelip bize anlatmaları ne kadar iyi olurdu. Dünya’nın atmosferin baskısına, yerin çekimine alışkın olanlar için, uzayda dünyevî alışkanlıklarla hareket edememek özgürlük sayılamazdı. Baskılar olmayınca özgürlüğün de bir manası kalmıyordu. Gerçekle yüz yüze kalınınca yaşanacak kadar cesaret de gerektirirdi özgürlük.

Bir şeyi daha merak ederdim, uzayda. Orada insan, o sonsuz karanlıkla sarılıp kuşatılmışken, kendisini yalnız hisseder miydi? Bu yalnızlığın içine korku mu dolardı? Boşluk doldurucu bu korku, yerini bırakacak güven duygusu mu arardı? Bir rüyâdan kaçmak için uyanmak yeterken, uzayın korkularından kaçmak için ne yapılabilirdi? İnsan her şeye gücü yeten Allah’ı anmayı akleder miydi?

Demokrasi Eğitimi ve Okulda İbadet

Bugün biraz ürktüm, biraz da sevindim. Yaz güneşlerine nispet edercesine bunaltıcıydı Ekim güneşi. Ceket sırtımda, kravat boğazımda; terledim. Bir umut sıçradı aklıma: AB uyum paketlerinde öğretmenler için serbest kıyafet başlığı var mı acaba? Gerçi serbest hükmünü duyduğumuzda serbestin derecesini nasıl ayarlayacağız bilemiyorum; ama şu sıkıcı büro kıyafetleri artık değişmeli.

Seçilmiş üyelerden oluşan meclisler kanun yapıyorlar, kanunlar insanları sınırlıyor; kanunların doğumundan sonra da sınırlar keyfî olarak genişliyor ya da daralıyor. Birileri sıkılıyor, kanunları yeniden değiştiriyor; daralma ve genişleme bu kez daha sert yaşanıyor. Bizler de demokrasi dendiğinde bu acayipliği anlıyoruz. Asıl sıkıntım bu; terliyken ürktüğüm şey de tam olarak buna bağlı. Kavramsal tıkanmalarımız ve bu kavramlarla ilişkilerimiz, bu ilişkilerimizin sonraki nesillere aktarımı.

Gel, Were, Come! - Git, Here, Go!

“İyi akşamlar, Hocam!”

İrkilmiştim. Duraladım ve sesin geldiği yöne, sağa baktım. Karanlıktı; hiçbir şey görünmüyordu. “İyi akşamlar!” Dedim ve yürümeye devam ettim. Ses, kaymakamlık lojmanının önünde nöbet tutan bekçiye aitti. Yüzünü görmemiştim, kendisini tanımıyordum; fakat o beni tanıyordu. Yürüyüşümden tanımıştı.

Aylardır bu ilçedeydim ve herkesin akşam karanlığının çökmeye başladığı, akşam saat 4 gibi, erken saatlerde evlerine çekildiğini, ilan edilmemiş bir sokağa çıkma yasağına uyduğunu biliyordum. O saatlerden sonra kuytu köşeler, resmi kurumların çatıları sivil, resmi devlet güvenlik görevlileriyle doluyordu. Diğer evlerin ise damları, bahçe duvarlarının gerisi ve daha karanlık köşeler silahlı, roketatarlı PKK ve Hizbulkontr elemanlarıyla. Biz hiçbirini görmemiştik, fakat karanlığın sakladığı her şeyden haberdârdık.

Dolunay’da Güneydoğu Hatıraları: “Can Cıkıcı Bir Ayrıntıdır Ölüm”

Karşı blokun üzerinden görünüyor çocuksu hâli; gümüşten bir tepsi gibi asılı duruyor gökte dolunay… Balkondayım. İftar geçeli bir kaç saat olmuş, çay içiyorum. ‘Referandum yaygaracıları’ diyorum ben, işte onlar, elleriyle, ayaklarıyla, dilleriyle karabasan kovar gibi davranıyorlar; şaşırıyorum.

İktidar tarafından halkın önüne bir şeyler konuyor, halk da gidecek oyunu kullanacak; o kadar. Ne bu abartı? Vatandaşın devlete karşı bir kaç kazanım elde etmesi, neden rahatsız ediyor birilerini?

İnsanın dili, geçmişi sık sık terennüm etmeye; dikkati, hatıralarına daha sık yönelmeye başlamışsa, orta yaş belirtileri kalınlaşıyor demektir. İnanmazsanız vakti-zamanı gelince kendiniz tecrübe edersiniz. Tecrübe etmiş olanlara ise sıcak bir bardak çay ikram edip, balkona davet edebilirim. Anlatacaklarımın bir kısmına onlar da şahit oldular, çünkü.

Doğal Korku Bir Eğitim Aracı mıdır?

Alışılmış bir girişle başlamayalım. Korku’nun tanımı ve çeşitleri korkuyla ilgili çok fazla deneyime sahip insanlar için anlamlı. Çocuklar ve gençler için değil. Dayak korkusunu öne almamıza ve incelememize de gerek yok. Çünkü; genel geçer boyutlarda dayak ciddi biçimde azalmış durumda. Dayağın ve diğer şiddet içeren korkunun bir eğitim aracı olup olmadığı hususunu da ikinci planda tutalım.

Çok hareketli, çocuk psikiyatristlerinin hazır kalıpları kullanarak hiperaktivite teşhisi koyduğu sıradan çocuklar için korkunun sağlayabileceği yararları tartışalım. Neredeyse her dört çocuktan üçü veya her beş çocuktan dördü için konan teşhis ‘Hiperaktivite’dir. Rüyaların, kâbusların çocuklar için hangi yarar yolunu işler duruma getirdiğini düşünelim. Çocuk, bir anlamda kusursuz üretilmiş bir makinedir ve tahmin ettiklerimizin aksine işletim sistemine müdahale etmemizi gerektirmeyecek bir mükemmellikte tasarlanmıştır.

Helal-Haram Tartımız Nerede?

“Bu yazı, merhum babamın şahsında benzer tüm babalara ithaf edilmiştir.”


İş, güç…çağın getirdiği hengâmeler. Haberler, kitaplar, dergiler, sinema ve bir de internet. Kavganın bu türlüsüne dalmış olanlaradır sözüm. Kimseyi yadırgamıyorum, kimsenin her bir vakitte elinde tuttuğuna da dikmiyorum gözlerimi. Yüksek bir tepeye çıkıp bağıracak hâlim de yok. Suskun, içe kapanık ve çâresiz çocukların gözlerine bakıyorum ben.

Büyüdüksıra büyüklerinin şaşkın bakışları altında yalan söyleyen, sofrada herkesin tabağındakilere göz diken bencil çocukların günah öncesi dönemlerine yaklaşıyor gözlerim. Günah öncesi dönem, Piaget’in bilişsel gelişim kuramında yok. Gelişim psikolojisi ergenlik dönemini tahlil ederken konuya biraz değinir Dinî gelişim parağrafında, fakat daha fazlası yok. Günah öncesi dönem, günahın tohumlarının atıldığı ya da tam tersi günah üreten nefsin önüne setlerin dikildiği dönemdir.

YGS Hatırına: ”Sizi unutmayacağım, Hocam!”

"Bu yazı, fedâkâr öğretmenlere adanmıştır."

Okulun adını duymuştu, ancak henüz yerini bile bilmiyordu. Yaptığı araştırmalar sonucunda öğrencileriyle en iyi iletişimi kurabileceğini düşündüğü Anadolu lisesini tercih etmiş ve Anadolu liselerine öğretmen seçme sınavında aldığı puanla, birinci sıradan tercih ettiği okula yerleşmişti. Şimdi okulun bahçesindeydi. Haziran sıcağı tüm haşmetiyle tepesinde yer tutmuştu, fakat okul bahçesine alelusul döşenmiş asfaltın kavurucu buharlarından korunacak bir gölge çarpmıyordu gözüne. “Bahçesi güzel değil”, demişlerdi; önemsememişti.

Okul binasının karmaşık mimarisi, sanat anlayışını tırmalamıştı; yine önemsemedi. Okul Müdürünün odasını ararken karşısına okul hizmetlilerinden olduğu belli olan biri çıktı. Müdür okulda yoktu; hizmetlinin yönlendirmesiyle Müdür Başyardımcısının odasına girdi. Selam verdi ve kendisini tanıttı. Başyardımcı yüzüne baktı ve ona: “Seni niye gönderdiler?” diye sordu. ‘Sen’ le başlayan bu diyalog ve ses tonundaki çirkin yansıma onüç yıllıköğretmenin önemsememeye alışkın sinir uçlarına fazla gelmişti. “Açık göstermişsiniz, tercih ettim ve atamam yapıldı; isterseniz gideyim!” dedi sertçe. Başyardımcı kendine geldi ve ezik bir ses tonuyla:” Ya yok”, dedi,” zaten branşta fazlalığımız var, kusura bakma!” Öğretmen gerilmiş sesini muhafaza ederek:” Sınav puanına göre atama yapıldı ve ben okulunuzu tercih ettim, eğer fazlalık var idiyse, bu fazlalığı beyan eden sizsiniz, sorumlu da sizsiniz, beni gönderenler değil!” dedi.